Röportajlar
Öğrenmeyi Öğren: Ömür Doğan
1. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
Kendimi en sade haliyle yazar, konuşmacı ve öğrenme tasarımcısı olarak tanımlıyorum. Uzun yıllardır kurumlarla, liderlerle, ekiplerle ve ebeveynlerle çalışıyorum. Bir tarafım kurumsal eğitim ve organizasyonel gelişim dünyasında, diğer tarafım çocukların ve gençlerin öğrenme becerilerini, merakını, yaratıcılığını ve düşünme gücünü desteklemeye çalışıyor.
Aslında yaptığım işin merkezinde hep aynı soru var: İnsan nasıl öğrenir, nasıl değişir ve kendi potansiyelini nasıl daha iyi kullanır?
Eğitim fakültesi kökenliyim. Eğitim sosyolojisi alanında yüksek lisans yaptım. Eğitim programları ve öğretim alanında doktora çalışması yapıyorum. Bunun yanında insan kaynakları yönetimi, koçluk, yaratıcı drama, öğrenme tasarımı ve kurumsal gelişim alanlarında çalıştım. ICF PCC unvanına sahip bir koçum. Aynı zamanda “Bir Ömür Yaratıcılık” ve “Süper Öğrenme Gücü: Öğrenmeyi Öğren” kitaplarının yazarıyım.
Bugün Süper Güç Eğitim ve Danışmanlık çatısı altında hem kurumlara hem de ebeveynlere ve çocuklara yönelik çalışmalar yapıyorum. Benim için öğrenme sadece okulda ya da eğitim salonunda olan bir şey değil, insanın hayatla kurduğu ilişki biçimi. O yüzden çalışmalarımda sık sık öğrenme çevikliği, zihinsel esneklik, merak, yaratıcılık ve eleştirel düşünme gibi kavramların üzerinde duruyorum.
2. Sektörünüzü en temelden sarsacak ve iş yapış şekillerini kalıcı olarak değiştirecek tek bir trend veya teknoloji ne olacak?
Bence bunun cevabı çok net: Yapay zeka.
Ama yapay zekayı sadece “işleri hızlandıran bir araç” olarak görürsek meseleyi biraz eksik okuruz. Yapay zeka, öğrenme, gelişim, koçluk, içerik üretimi, eğitim tasarımı ve hatta liderlik alanında iş yapış biçimimizi temelden değiştirecek.
Eskiden bilgiye ulaşmak önemliydi. Sonra bilgiyi doğru kullanmak önemli hale geldi. Şimdi ise doğru soruyu sormak, bilgiyi yorumlamak, bağlam kurmak, ayırt etmek, sentezlemek ve insani bir anlam üretmek çok daha önemli hale geliyor. Ben buna “geleceğe hazır zihin” adını verdim. Geleceğe hazır zihin, her şeyi bilen zihin değil, öğrenmeye açık, merakını koruyan, gerektiğinde fikrini güncelleyebilen ve belirsizlik içinde düşünebilen zihin.
Benim alanım açısından bakarsak, eğitim tasarımında artık “herkese aynı içerik” dönemi yavaş yavaş kapanıyor. Daha kişiselleştirilmiş, daha veri temelli, daha hızlı uyarlanabilen öğrenme deneyimleri gündeme geliyor. Fakat burada kritik nokta şu: Yapay zeka içerik üretebilir, veri analiz edebilir, alternatifler önerebilir, ama insanın gelişim ihtiyacını bağlam içinde okumak hala ciddi bir uzmanlık gerektiriyor.
Yani yapay zeka bizim yerimize düşünmeyecek, ama düşünmeyenleri çok hızlı görünür hale getirecek. Bu yüzden bundan sonraki dönemde en değerli becerilerden biri öğrenme çevikliği olacak. Çünkü değişim hızlandıkça, güçlü kalanlar en çok bilenler değil, en hızlı öğrenen, unlearning yapabilen ve kendini yeniden kurabilenler olacak.
3. Sizin için gerçek başarı nedir? Finansal hedeflere ulaşmanın yanı sıra, kendinizi ve şirketinizi başarılı saymanızı sağlayan o nihai ölçüt nedir?
Benim için gerçek başarı, yaptığım işin bir insanda iz bırakması.
Elbette finansal sürdürülebilirlik önemli. Bir şirketin ayakta kalması, büyümesi, değer üretmesi gerekiyor. Ama sadece ciroya, satışa ya da büyüklüğe bakarak başarıyı tanımlamak bana eksik geliyor. Zaten ben son yıllarda sık sık “başarının yeni tanımı” üzerine düşünüyorum ve konuşuyorum. Bence başarı artık sadece daha fazlasını yapmak, daha hızlı büyümek ya da daha çok kazanmak değil. Başarı, insanın öğrenme kapasitesini, anlam duygusunu, ilişkilerini ve içsel bütünlüğünü koruyarak ilerleyebilmesi.
Benim için asıl ölçü şu: Bir insan bir eğitimden, bir konuşmadan, bir kitaptan ya da bir görüşmeden sonra kendine başka türlü bakabiliyor mu? Çocuğuyla ilişkisini değiştirebiliyor mu? Öğrenmeye daha cesur yaklaşabiliyor mu? Bir lider ekibine daha bilinçli davranabiliyor mu? Bir kurum, “biz gerçekten neyi değiştirmeye çalışıyoruz?” sorusunu sormaya başlıyor mu?
Eğer bir çalışma insanların düşünme biçiminde, davranışında ya da ilişki kurma şeklinde küçük de olsa anlamlı bir değişim yaratıyorsa, ben orada başarı görüyorum.
Şirketim için de aynı şey geçerli. Süper Güç Eğitim ve Danışmanlık’ın benim gözümde nihai başarısı, insanların kendi öğrenme, merak, yaratıcılık, hayal gücü ve eleştirel düşünme güçlerini keşfetmelerine katkı sağlamak. Çünkü süper güçlü olmak benim için dışarıdan güçlü görünmek değil, insanın kendi potansiyelini fark etmesi, öğrenmeye devam etmesi ve hayatın karşısında zihinsel olarak esnek kalabilmesi.
4. Bir lider olarak zamanınızı en çok neye harcadığınızı düşünüyorsunuz ve aslında en çok neye harcamanız gerektiğini biliyor musunuz? Bu iki durum arasındaki farkı nasıl yönetiyorsunuz?
Sanırım birçok girişimci gibi ben de zamanımın önemli bir kısmını operasyonel işlere harcıyorum. İçerik üretmek, teklif hazırlamak, eğitim tasarlamak, müşteri görüşmeleri yapmak, sosyal medya, kitap, web sitesi, programlar derken gün bazen çok hızlı doluyor.
Ama aslında zamanımı en çok harcamam gereken yerin, eğitimlerde başkalarına da anlattığım gibi stratejik düşünme olduğunu biliyorum. Yani “Ben ne yapıyorum?” sorusundan çok, “Neyi neden yapıyorum, bunu nereye taşıyorum, neyi büyütmeli neyi bırakmalıyım?” sorularına daha fazla zaman ayırmam gerekiyor.
Bu farkı yönetmek kolay değil. Çünkü operasyon insanı sürekli içine çekiyor. Hele kendi işinizi yapıyorsanız her şey biraz size bakıyor gibi oluyor. Ama son yıllarda şunu daha bilinçli yapmaya çalışıyorum: Her işe aynı önem düzeyinde bakmamaya çalışıyorum. Bazı işleri mükemmel yapmak gerekmiyor. Bazı işleri devretmek gerekiyor. Bazı işlere de hiç girmemek gerekiyor.
Burada da zihinsel esneklik çok önemli. Çünkü liderlik biraz da kendi alışkanlıklarını görebilmek, gerektiğinde yön değiştirebilmek ve “benim burada gerçekten değer yaratacağım yer neresi?” diye sorabilmek. Benim için liderlik her şeye yetişmeye çalışmak değil, gerçekten değer yaratan yere odaklanabilmek.
5. Bugünün trendlerinden hangisinin 5 yıl sonra tamamen kaybolacağını düşünüyorsunuz?
Bence “her şeyi yapay zekaya yaptırma” heyecanının bugünkü yüzeysel hali kaybolacak.
Şu anda birçok yerde şöyle bir hava var: Yapay zeka gelsin, metni yazsın, sunumu hazırlasın, eğitimi tasarlasın, koçluk yapsın, analiz etsin, hatta bizim yerimize düşünsün. Bu yaklaşımın çok uzun ömürlü olacağını düşünmüyorum.
Çünkü bir süre sonra herkes benzer metinler, benzer sunumlar, benzer fikirler üretmeye başlayacak. O zaman asıl fark, yapay zekayı kullanan kişinin düşünme kalitesinde ortaya çıkacak.
Yani 5 yıl sonra “yapay zeka kullandım” demek bir avantaj olmayacak. Herkes kullanıyor olacak zaten. Asıl mesele şu olacak: Nasıl kullandın? Hangi soruyu sordun? Hangi bağlamı verdin? Çıkan sonucu nasıl değerlendirdin? Ne ekledin? Neyi eledin? Ona nasıl bir insan derinliği kattın?
Bu yüzden bugünkü hızlı, yüzeysel, parlak ama derinliği olmayan yapay zeka kullanımının kaybolacağını düşünüyorum. Yerine daha bilinçli, daha etik, daha bağlamlı ve daha stratejik bir kullanım gelecek. Belki de burada asıl farkı yine öğrenme çevikliği yaratacak. Çünkü yapay zekayla çalışmayı öğrenmek başka bir şey, onunla birlikte daha iyi düşünebilmeyi öğrenmek bambaşka bir şey.
”Çünkü bence bugünün dünyasında asıl mesele sadece daha çok şey bilmek değil, değişen koşullarda yeniden öğrenebilmek ve süper güçlü kalabilmek.”- Ömür Doğan
6. Yapay zekanın mesleğinizde “insanı” hangi alanda asla ikame edemeyeceğini düşünüyorsunuz?
Yapay zeka çok şeyi destekleyebilir ama insanın insana temasını ikame edemez.
Benim işimde en kritik şeylerden biri, görünen talebin arkasındaki gerçek ihtiyacı duyabilmek. Bir kurum “bize iletişim eğitimi lazım” dediğinde mesele gerçekten iletişim mi, liderlik mi, güven mi, süreç mi, kültür mü, bunu anlamak gerekir. Bir ebeveyn “çocuğum ders çalışmıyor” dediğinde mesele sadece motivasyon olmayabilir. Kaygı olabilir, ilişki olabilir, özgüven olabilir, dikkat olabilir, öğrenme becerisi olabilir.
Bunu anlamak sadece bilgiyle olmaz. Dinleme, sezgi, deneyim, bağlam okuma, duygu yakalama ve doğru anda doğru soruyu sorma becerisi gerekir.
Yapay zeka iyi bir yardımcı olabilir. Hatta çok iyi bir düşünme ortağı olabilir. Ama bir insanın gözündeki tereddüdü, sesindeki kırılmayı, cümlesinin arkasındaki ihtiyacı, odadaki görünmeyen gerilimi, bir grubun enerjisindeki değişimi anlamak bence hala insana ait bir alan.
Benim mesleğimde insanı insan yapan şey, sadece bilgi aktarması değil, temas kurması, anlaması, eşlik etmesi ve bazen de aynalık yapması. Geleceğe hazır zihin dediğimiz şey de biraz burada başlıyor zaten. Teknolojiyi kullanırken insan kalabilmek, hızlanırken derinliği kaybetmemek, veriye bakarken duyguyu da duyabilmek.
7. Türkiye’de bu alanda yapılmayan ama yapılması gereken ilk şey sizce ne?
Bence Türkiye’de eğitim ve gelişim alanında yapılması gereken ilk şey, eğitim talebi ile gerçek ihtiyacı birbirinden ayırmak.
Bizde çok sık şöyle oluyor: “Bize iletişim eğitimi lazım.” “Yeni yöneticilere liderlik eğitimi yapalım.” “Ekip biraz motivasyonsuz, bir eğitim aldırabilir miyiz?” Bunlar kulağa makul gelen talepler ama her talep gerçek ihtiyacı göstermeyebilir.
Bence kurumların daha fazla şu soruları sorması gerekiyor: Bu eğitim hangi iş problemine cevap verecek? Hangi davranışı değiştirmeye çalışıyoruz? Bu davranış değişirse ne olacak? Değişmezse ne kaybederiz? Eğitimden önce ve sonra sistemde neyi değiştirmemiz gerekiyor? Yöneticinin rolü ne? Kurum kültürü bunu destekliyor mu?
Eğitimi tek başına mucizevi bir çözüm gibi görmekten çıkmamız gerekiyor. Eğitim çok güçlü bir araçtır ama doğru ihtiyaca bağlanmadığında etkisi sınırlı kalır.
Türkiye’de bu alanda yapılması gereken ilk şey bence “eğitim ihtiyaç analizi” kavramını daha stratejik, daha performans odaklı ve daha sistemik bir yerden yeniden ele almak. Çünkü öğrenme çevikliği sadece bireylerin değil, kurumların da ihtiyacı. Kurumlar da öğrenebilmeli, eski reflekslerini fark edebilmeli, değişen dünyaya karşı zihinsel esneklik geliştirebilmeli.
8. İş dünyasında “başarı” uğruna kaybedilen en değerli şey sizce ne oluyor genelde?
Bence en çok anlam duygusu kaybediliyor.
İnsanlar çok çalışıyor, çok koşuyor, çok hedef kovalıyor. Toplantılar, raporlar, sunumlar, bütçeler, performans göstergeleri, büyüme hedefleri… Bunların hepsi iş dünyasının doğal parçaları. Ama bazen bütün bu koşuşturmanın içinde insanlar “Ben bunu neden yapıyorum?” sorusundan uzaklaşıyor.
Başarı uğruna bazen merakımızı kaybediyoruz. Bazen öğrenme isteğimizi kaybediyoruz. Bazen iyi düşünme becerimizi, bazen ilişkilerimizi, bazen de kendimizle temasımızı kaybediyoruz.
En tehlikelisi de şu bence: İnsan bir süre sonra çok başarılı görünürken içeride tükenmiş, kopmuş ya da anlamsızlaşmış hissedebiliyor.
O yüzden ben başarının sadece dışarıdan görünen sonuçlarla tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Benim için başarının yeni tanımı, insanın değerleriyle, emeğiyle, ilişkileriyle ve içsel bütünlüğüyle birlikte var olabilmesi. Yani sadece bir yere varmak değil, oraya giderken kendinden çok fazla şey kaybetmemek.
Süper güçlü olmak da tam burada devreye giriyor. Süper güçlü olmak sürekli daha fazla performans göstermek değil, kendini, merakını, öğrenme gücünü ve insan tarafını koruyarak ilerleyebilmek.