Röportajlar
Bilimden Uzaklaşmadan Yenilik Üretmek: Özlem Akyol
Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunuyum ve klinik psikoloji yüksek lisansımı Başkent Üniversitesinde tamamladım. Yaklaşık sekiz yıldır afet, travma ve insani yardım alanlarında; çocuklar, kadınlar, kırılgan gruplar ve insani yardım çalışanlarına yönelik psikososyal destek ve koruma çalışmaları yürütüyorum. Akademik ve girişimcilik çalışmalarımda psikoloji ile teknolojinin kesişimine odaklanıyorum. Sanal gerçeklik maruz bırakma terapisinin sınav kaygısı üzerindeki etkisini araştırdığım yüksek lisans çalışmam, kurucu ortaklarından biri olduğum PsyTechCare’in bilimsel temellerinden birini oluşturdu. PsyTechCare ile psikoterapi ve psikoeğitim süreçlerinde kullanılabilecek sanal gerçeklik uygulamaları geliştiriyoruz. Aynı zamanda JCI Startup’ın kurucu yönetim kurulu üyesiyim ve 2026 döneminde Genel Sekreter ve Asbaşkan olarak görev yapıyorum. Tüm bu çalışmalar benim için aynı noktada birleşiyor: Bilimsel bilgiyi, teknolojiyi ve insan ilişkisini bir araya getirerek sürdürülebilir bir etki yaratmak.
Sektörünüzü en temelden sarsacak ve iş yapış şekillerini kalıcı olarak değiştirecek tek bir trend veya teknoloji ne olacak?
Bence ruh sağlığı alanında en büyük dönüşümü, yapay zekâ ile sanal gerçeklik gibi deneyimsel teknolojilerin birlikte kullanılması yaratacak. Bugüne kadar psikolojik desteği büyük ölçüde görüşme odasıyla sınırlı düşündük. Önümüzdeki dönemde ise danışanın yalnızca yaşadıklarını anlattığı değil, belirli durumları güvenli ve kontrollü bir ortamda deneyimleyebildiği uygulamalar daha görünür olacak. Örneğin uçuş korkusu yaşayan bir kişinin terapi sürecinde gerçekten uçağa binmesi her zaman mümkün değildir. Sanal gerçeklik sayesinde bu deneyim aşamalı olarak terapi odasına taşınabiliyor. Yapay zekâ ise uzmanın yerini almak için değil; değerlendirme, kişiselleştirme, takip ve içerik geliştirme süreçlerinde uzmana destek olmak için kullanılabilir. Bence asıl değişim teknolojinin terapiye dâhil olması değil, psikolojik desteğin daha ölçülebilir, erişilebilir ve kişiye özel hâle gelmesi olacak.
Sizin için gerçek başarı nedir?
Benim için başarı yalnızca bir hedefe ulaşmak değil, ulaşılan hedefin insanlar üzerinde nasıl bir karşılık oluşturduğudur. Geliştirdiğimiz bir uygulamanın bir uzmanın işini kolaylaştırması, bir danışanın uzun süredir kaçındığı bir durumla karşılaşabilmesine yardımcı olması veya verdiğimiz bir eğitimin bir kurumun çalışma kültüründe küçük de olsa bir değişim yaratması benim için önemli başarı göstergeleridir. Finansal sürdürülebilirlik elbette bir şirketin devamlılığı için vazgeçilmez. Ancak yalnızca büyüyen, daha fazla kazanan fakat insanlara gerçek bir değer sunmayan bir yapıyı başarılı olarak tanımlamakta zorlanıyorum. Kendimi ve içinde bulunduğum kurumu başarılı saymamı sağlayacak nihai ölçüt; bilimden uzaklaşmadan yenilik üretebilmek ve bu yeniliği insanların hayatında somut bir faydaya dönüştürebilmektir.
Bir lider olarak zamanınızı en çok neye harcadığınızı düşünüyorsunuz ve aslında en çok neye harcamanız gerektiğini biliyor musunuz?
Günlük çalışma hayatımın önemli bir kısmını operasyonel süreçler, koordinasyon ve anlık sorunlar alıyor. Oysa strateji geliştirmeye, üretmeye ve geleceği planlamaya daha fazla zaman ayırmam gerektiğini biliyorum. Özellikle girişimcilikte acil işler, önemli işlerin kolayca önüne geçebiliyor. Bu nedenle belirli zamanları yalnızca düşünmeye ve üretmeye ayırmaya çalışıyorum; her zaman kusursuz uygulayamasam da bu dengeyi korumaya önem veriyorum. Bu noktada kendime sık sık şu soruyu soruyorum: “Şu anda yaptığım şey yalnızca bugünü mü kurtarıyor, yoksa gelecekte kurmak istediğimiz yapıya da hizmet ediyor mu?” Bu soru, önceliklerimi yeniden düzenlememe yardımcı oluyor.
Bugünün trendlerinden hangisinin beş yıl sonra tamamen kaybolacağını düşünüyorsunuz?
Her soruna yapay zekâyı tek başına bir çözüm gibi sunma eğiliminin zamanla kaybolacağını düşünüyorum. Şu anda pek çok alanda, yapılan işin niteliğinden bağımsız olarak “yapay zekâ destekli” ifadesi bir değer göstergesi olarak kullanılabiliyor. Beş yıl sonra yapay zekâ hayatın doğal bir parçasına dönüşecek ve yalnızca yapay zekâ kullanıyor olmak ayırt edici olmayacak. Asıl değer; bu teknolojinin hangi probleme, hangi etik sınırlar içinde ve ne kadar işlevsel bir biçimde uygulandığında ortaya çıkacak. Ruh sağlığı alanında da insanlar bir uygulamanın yalnızca teknolojik olarak etkileyici olup olmadığına değil, bilimsel dayanağına, güvenliğine ve gerçekten fayda üretip üretmediğine daha fazla bakacak (lütfen baksınlar :))
Yapay zekânın mesleğinizde “insanı” hangi alanda asla ikame edemeyeceğini düşünüyorsunuz?
İnsanlar çoğu zaman yalnızca anlaşılmak değil, bir başka insan tarafından anlaşıldığını hissetmek ister. Yapay zekâ çok doğru sorular sorabilir, duygu analizi yapabilir ve kişiye uygun yanıtlar oluşturabilir. Ancak terapötik ilişkinin içinde oluşan gerçek temasın, güvenin ve iki insan arasındaki duygusal karşılaşmanın yerini alamaz. Terapi yalnızca doğru tekniklerin uygulandığı mekanik bir süreç değildir. Bazen danışanın sustuğu bir anda terapistin o sessizliği nasıl taşıdığı, söylenmeyen bir duyguyu nasıl fark ettiği veya kişinin kendisini ilk kez yargılanmadan kabul edilmiş hissetmesi değişimin en önemli parçası olabilir. Bu nedenle yapay zekânın psikologları tamamen ikame edeceğini düşünmüyorum. Doğru kullanıldığında psikoloğun kapasitesini artırabilir; ancak insan ilişkisinin kendisi olmadan psikolojik desteğin temelinde önemli bir eksiklik kalır.
“Teknoloji imkân sunar; ancak insanı iyileştiren şey hâlâ kurulan gerçek bağdır.” – Klinik Psikolog & Girişimci Özlem Akyol
Türkiye’de bu alanda yapılmayan ama yapılması gereken ilk şey sizce ne?
Ruh sağlığı teknolojileri için bilimsel, etik ve hukuki standartların birlikte ele alındığı kapsamlı bir değerlendirme sistemine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bugün çok sayıda dijital uygulama, çevrim içi platform ve yapay zekâ temelli araç geliştiriliyor. Ancak bunların ne kadarının bilimsel olarak test edildiği, kullanıcı verilerini nasıl koruduğu ve hangi durumlarda uzman kontrolü gerektirdiği her zaman açık değil. Teknolojik ürünlerin yalnızca yazılım performansı üzerinden değil, psikolojik etkileri üzerinden de değerlendirilmesi gerekiyor. Bunun için psikologların, akademisyenlerin, yazılım geliştiricilerin, hukukçuların ve etik uzmanlarının birlikte çalıştığı bir yapı kurulmalı. Ayrıca psikoloji alanında teknoloji üretmek isteyen girişimlerin bilimsel araştırmalara ve klinik doğrulama süreçlerine erişimi kolaylaştırılmalı. Çünkü ruh sağlığı alanında iyi niyetli olmak tek başına yeterli değil; geliştirilen ürünün güvenli ve etkili olduğunu da gösterebilmek gerekiyor.
İş dünyasında “başarı” uğruna kaybedilen en değerli şey sizce ne oluyor genelde?
Bence en sık kaybedilen şey insanın kendisiyle kurduğu bağ oluyor. Başarıya ulaşma çabası sırasında insanlar neden başladıklarını, neye değer verdiklerini ve aslında nasıl bir hayat yaşamak istediklerini unutabiliyor. İş dünyasında sürekli daha fazlasını yapmak, daha görünür olmak ve daha hızlı ilerlemek teşvik ediliyor. Bir süre sonra dinlenmek suçluluk, yavaşlamak ise başarısızlık gibi algılanabiliyor. Oysa sürekli çalışan ama yaptığı işle anlamlı bir ilişki kuramayan bir kişinin elde ettiği başarı, uzun vadede tükenmişliğe dönüşebiliyor. Bu nedenle başarıyı yalnızca sonuçlarla değil, o sonuca giderken neyi koruyabildiğimizle de değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sağlığımızı, ilişkilerimizi, değerlerimizi ve kendimize duyduğumuz saygıyı kaybediyorsak, ulaştığımız noktanın gerçekten başarı olup olmadığını yeniden düşünmeliyiz.